m4zlum:

Heysam Mislim, a journalist from Kobanê who decided to stay to tell the story of the city’s “incredible and unprecedented resistence” against ISIS
I chose to stay to report about the reality on the ground and tell millions of Kurds what is really happening in Kobane, as opposed to the propaganda and lies spread by Islamic State media and several other media outlets. My reporting is for Kurdish people to know that Kobane is alive and well because the reality is that this city is keeping up an incredible and an unprecedented resistance against continued ISIS offensives that uses every means of terror in order to carry out a genocide against the people of Kobane. In addition to ISIS, some international media organisations have reported that Kobane has almost completely fallen into the hands of ISIS gunmen, but this is a pure lie to break the Kobane resistance. If it were true then I would not be reporting from here.
A remarkable resistance against ISIS terror is led here by a besieged people short of food, fuel, weaponry and without adequate international support. The ISIS gunmen defeated five Iraqi army divisions in Mosul and elsewhere in Iraq in one day back in June, but Kobane has been resisting alone for almost a month now, despite it being besieged for nearly a year and cut-off from all the other Kurdish ­cities and towns in Syria. Kobane has already made history with this resistance and I want to be part of telling its tragic but nevertheless heroic story.

m4zlum:

Heysam Mislim, a journalist from Kobanê who decided to stay to tell the story of the city’s “incredible and unprecedented resistence” against ISIS

I chose to stay to report about the reality on the ground and tell millions of Kurds what is really happening in Kobane, as opposed to the propaganda and lies spread by Islamic State media and several other media outlets. My reporting is for Kurdish people to know that Kobane is alive and well because the reality is that this city is keeping up an incredible and an unprecedented resistance against continued ISIS offensives that uses every means of terror in order to carry out a genocide against the people of Kobane. In addition to ISIS, some international media organisations have reported that Kobane has almost completely fallen into the hands of ISIS gunmen, but this is a pure lie to break the Kobane resistance. If it were true then I would not be reporting from here.

A remarkable resistance against ISIS terror is led here by a besieged people short of food, fuel, weaponry and without adequate international support. The ISIS gunmen defeated five Iraqi army divisions in Mosul and elsewhere in Iraq in one day back in June, but Kobane has been resisting alone for almost a month now, despite it being besieged for nearly a year and cut-off from all the other Kurdish ­cities and towns in Syria. Kobane has already made history with this resistance and I want to be part of telling its tragic but nevertheless heroic story.

Reblogged from m4zlum with 118 notes

kchikurdi:

serxwebunanishtiman:

La liste des manifestants kurdes tombés en martyre depuis le début des émeutes qui ont éclaté dans le nord du Kurdistan en soutien à la résistance de Kobanê. Les chiffres continuent d’augmenter.

the list of kurdish protesters who were martyred after the beginning of riots that erupted in northern kurdistan in support of the resistance of kobani.
the numbers continue to rise.
öldürülen - victim
faili / ölüm şekli - perpetrator/cause of death
tarih - date
yer - location (of death)
Polis / Gaz bombası - police/gas grenade
Polis / Ateşli Silah - police/firearms
Hizbullah (HÜDA PAR) - sunni party
AKP guards
İŞİD - islamic state
Faili belirsiz - unknown attacker
Irkçı/dinci saldırı - racial/religious attack

kchikurdi:

serxwebunanishtiman:

La liste des manifestants kurdes tombés en martyre depuis le début des émeutes qui ont éclaté dans le nord du Kurdistan en soutien à la résistance de Kobanê.
Les chiffres continuent d’augmenter.

the list of kurdish protesters who were martyred after the beginning of riots that erupted in northern kurdistan in support of the resistance of kobani.

  • the numbers continue to rise.
  • öldürülen - victim
  • faili / ölüm şekli - perpetrator/cause of death
  • tarih - date
  • yer - location (of death)
  • Polis / Gaz bombası - police/gas grenade
  • Polis / Ateşli Silah - police/firearms
  • Hizbullah (HÜDA PAR) - sunni party
  • AKP guards
  • İŞİD - islamic state
  • Faili belirsiz - unknown attacker
  • Irkçı/dinci saldırı - racial/religious attack

Reblogged from kchikurdi with 53 notes

masumcetin:

—Çok gençken, Yunanlı bir kız arkadaşımla birlikte çok güzel, sessiz sakin, küçük bir adaya gitmiştik. Bir gün günbatımında deniz kıyısındaki kumlara uzandık birlikte. Serin, yumuşak su, dalgalar ayaklarımıza kadar geliyordu. Gök karşımızda kızıllaşmıştı, güneş batıyordu. Altımızdaki kum sıcaktı. Orada uzun bir süre birbirimizi kucaklayarak gidip geldik. Sonra da aşkın sarhoşluğuyla kalkıp yumuşak, ıslak kumlarda yürüdük. Biraz dolaştıktan sonra döndük ve seviştiğimiz yere geldik. Ama ortada bir şey kalmamıştı. Oraya hiç gelmemişiz, saatlerce sevişmemişiz gibiydi. Ne sevişmeden, ne de gezintiden bir iz olsun kalmamıştı. Her şey kaybolmuştu. Kum temiz ve dümdüzdü. Oraya yüzyıllardır kimse uğramamıştı sanki. Hafif rüzgar ve yükselen dalgalar her şeyi yok etmiş, ortadan kaldırmışlardı. Hayat da buydu işte; ıslak, sıcak, sonsuz bir kumdaki bir sevişme gibi… sonradan rüzgar ve dalgaların gelip izlerini ortadan kaldırdıkları bir sevişme…

Mehmed Uzun, Yaşlı Rindin Ölümü s.95
Kobanê, gönlümüzde çok derin bir acı, öyle de kalacaktır üzüntüsü ile ama Kürt diline, Kürt Edebiyatına emek vermiş Mehmed Uzun’u saygıyla, hasretle yâd ediyorum. (11 Ekim 2007, Diyarbakır)

masumcetin:

—Çok gençken, Yunanlı bir kız arkadaşımla birlikte çok güzel, sessiz sakin, küçük bir adaya gitmiştik. Bir gün günbatımında deniz kıyısındaki kumlara uzandık birlikte. Serin, yumuşak su, dalgalar ayaklarımıza kadar geliyordu. Gök karşımızda kızıllaşmıştı, güneş batıyordu. Altımızdaki kum sıcaktı. Orada uzun bir süre birbirimizi kucaklayarak gidip geldik. Sonra da aşkın sarhoşluğuyla kalkıp yumuşak, ıslak kumlarda yürüdük. Biraz dolaştıktan sonra döndük ve seviştiğimiz yere geldik. Ama ortada bir şey kalmamıştı. Oraya hiç gelmemişiz, saatlerce sevişmemişiz gibiydi. Ne sevişmeden, ne de gezintiden bir iz olsun kalmamıştı. Her şey kaybolmuştu. Kum temiz ve dümdüzdü. Oraya yüzyıllardır kimse uğramamıştı sanki. Hafif rüzgar ve yükselen dalgalar her şeyi yok etmiş, ortadan kaldırmışlardı. Hayat da buydu işte; ıslak, sıcak, sonsuz bir kumdaki bir sevişme gibi… sonradan rüzgar ve dalgaların gelip izlerini ortadan kaldırdıkları bir sevişme…

Mehmed Uzun, Yaşlı Rindin Ölümü s.95

  • Kobanê, gönlümüzde çok derin bir acı, öyle de kalacaktır üzüntüsü ile ama Kürt diline, Kürt Edebiyatına emek vermiş Mehmed Uzun’u saygıyla, hasretle yâd ediyorum. (11 Ekim 2007, Diyarbakır)

Reblogged from masumcetin with 28 notes

YPJ Savascisi Narin’in annesine mektubu :  Ben iyiyim anne. Dün 19. doğumgünümü kutladık. Arkadaşım Azad annelerle ilgili güzel bir şarkı söyledi. Seni düşündüm, ağladım. Azad’ın sesi çok güzel. Ben şarkı söylerken de o ağladı. O da annesini özledi, bir yıldır görmüyormuş. Dün yaralı bir arkadaşa yardım ettik. İki kurşunla yaralanmış. Göğsündeki kurşunu gösterirken ikinci yarasının farkında değildi. Yan tarafı da kanıyordu. Yarasını bandajladık ve ona benim kanımdan verdik. Kobani’nin doğusundayız anne. Onlarla aramızda sadece birkaç mil var. Siyah bayraklarını görüyoruz, radyolarını dinliyoruz. Bazen yabancı diller konuştuklarında ne dediklerini anlamıyoruz ama korktukları belli oluyor. Bizim grupta dokuz savaşçı var. En gencimiz Resho, Afrin’den. Önce Tal Abyad’da savaşmış, sonra bize katıldı. Alan Qamishlo’dan, en iyi mahallelerinden. Sere Kaniye’de savaşmış önce, o da sonra bize katıldı. Bedeninde birkaç yara izi var. Yaraların Avin için olduğunu söylüyor. En büyüğümüz ise Dersim, Kandil Dağı’ndan. Karısı Diyarbekir’de şehit olmuş ve onu iki çocuğuyla yalnız bırakmış. Kobani’nin eteklerinde bir evdeyiz. Ev sahipleriyle ilgili çok şey bilmiyoruz. Yaşlı bir adamın fotoğrafları var, ve de genç bir adamın. Genç adamın fotoğrafının üstünde siyah kurdele var, sanırım şehit düşmüş… Qazi Mohamad, Mulla Mustafa Barzani ve Apo’nun da birer fotoğrafı var burada. Bir de Kürdistan’dan bahseden eski bir Osmanlı haritası. Epeyce bir süredir kahve içmedik, hayat kahvesiz bile güzel olabiliyormuş. Doğrusu, seninki kadar güzel kahveyi hiç içmedim anneciğim. Barışçıl bir şehri savunmak için buradayız. Kimseyi öldürmek gibi bir işe bulaşmadık. Hatta, pek çok yaralıyı ve mülteci Suriyeli kardeşimizi misafir ettik. Onlarca camisi olan Müslüman bir şehri savunuyoruz. Barbar güçlere karşı. Anne, bize açılan şu pis savaş sona erer ermez ziyaretine geleceğim. Dersim’le geleceğim, o da Diyarbekir’e çocuklarını görmeye gidecek. Hepimiz evlerimizi özledik ve dönmek istiyoruz, ama bu savaş özlemek nedir bilmiyor. Belki de dönemem anne. Eğer öyle olursa, emin ol ki uzun süre seni görmenin hayaliyle yaşadım, ama başarılı olamadım. Bir gün Kobani’ye geleceksin ve son günlerime şahitlik yapan evi arayacaksın biliyorum… Ev Kobani’nin doğusunda. Bir kısmı hasar görmüş, kapısı yeşil ve sniper kurşunları nedeniyle delik deşik. Üç pencere göreceksin, biri doğuya bakıyor. Bu pencereye adımı yazdım, kırmızı mürekkeple… Güneş ışığı penceredeki kurşun deliklerinden odaya sızıyordu anneciğim ve işte bu pencerenin arkasında son dakikalarımı saydım, bekledim. Ve işte bu pencerenin arkasında, Azad annesiyle ilgili son şarkısını söyledi, güzel sesiyle: “Anne, özlüyorum seni”ANNE, ÖZLÜYORUM SENİ Kızın, Narin

YPJ Savascisi Narin’in annesine mektubu :

Ben iyiyim anne. Dün 19. doğumgünümü kutladık.

Arkadaşım Azad annelerle ilgili güzel bir şarkı söyledi. Seni düşündüm, ağladım. Azad’ın sesi çok güzel. Ben şarkı söylerken de o ağladı. O da annesini özledi, bir yıldır görmüyormuş.

Dün yaralı bir arkadaşa yardım ettik. İki kurşunla yaralanmış. Göğsündeki kurşunu gösterirken ikinci yarasının farkında değildi. Yan tarafı da kanıyordu. Yarasını bandajladık ve ona benim kanımdan verdik.
Kobani’nin doğusundayız anne. Onlarla aramızda sadece birkaç mil var. Siyah bayraklarını görüyoruz, radyolarını dinliyoruz. Bazen yabancı diller konuştuklarında ne dediklerini anlamıyoruz ama korktukları belli oluyor.

Bizim grupta dokuz savaşçı var. En gencimiz Resho, Afrin’den. Önce Tal Abyad’da savaşmış, sonra bize katıldı. Alan Qamishlo’dan, en iyi mahallelerinden. Sere Kaniye’de savaşmış önce, o da sonra bize katıldı. Bedeninde birkaç yara izi var. Yaraların Avin için olduğunu söylüyor. En büyüğümüz ise Dersim, Kandil Dağı’ndan. Karısı Diyarbekir’de şehit olmuş ve onu iki çocuğuyla yalnız bırakmış.

Kobani’nin eteklerinde bir evdeyiz. Ev sahipleriyle ilgili çok şey bilmiyoruz. Yaşlı bir adamın fotoğrafları var, ve de genç bir adamın. Genç adamın fotoğrafının üstünde siyah kurdele var, sanırım şehit düşmüş… Qazi Mohamad, Mulla Mustafa Barzani ve Apo’nun da birer fotoğrafı var burada. Bir de Kürdistan’dan bahseden eski bir Osmanlı haritası.

Epeyce bir süredir kahve içmedik, hayat kahvesiz bile güzel olabiliyormuş. Doğrusu, seninki kadar güzel kahveyi hiç içmedim anneciğim.

Barışçıl bir şehri savunmak için buradayız. Kimseyi öldürmek gibi bir işe bulaşmadık. Hatta, pek çok yaralıyı ve mülteci Suriyeli kardeşimizi misafir ettik. Onlarca camisi olan Müslüman bir şehri savunuyoruz. Barbar güçlere karşı.
Anne, bize açılan şu pis savaş sona erer ermez ziyaretine geleceğim. Dersim’le geleceğim, o da Diyarbekir’e çocuklarını görmeye gidecek. Hepimiz evlerimizi özledik ve dönmek istiyoruz, ama bu savaş özlemek nedir bilmiyor. Belki de dönemem anne. Eğer öyle olursa, emin ol ki uzun süre seni görmenin hayaliyle yaşadım, ama başarılı olamadım.

Bir gün Kobani’ye geleceksin ve son günlerime şahitlik yapan evi arayacaksın biliyorum… Ev Kobani’nin doğusunda. Bir kısmı hasar görmüş, kapısı yeşil ve sniper kurşunları nedeniyle delik deşik. Üç pencere göreceksin, biri doğuya bakıyor. Bu pencereye adımı yazdım, kırmızı mürekkeple… Güneş ışığı penceredeki kurşun deliklerinden odaya sızıyordu anneciğim ve işte bu pencerenin arkasında son dakikalarımı saydım, bekledim.

Ve işte bu pencerenin arkasında, Azad annesiyle ilgili son şarkısını söyledi, güzel sesiyle: “Anne, özlüyorum seni”

ANNE, ÖZLÜYORUM SENİ

Kızın, Narin

thisbridgecalledmyback:

svllywood:

Ben Affleck speaks about Islamophobia X

ON BILL MAHERS ISLAMOPHOBIC ASS SHOW GO AWFF AND EID MUBARAK BROTHERS AND SISTERS

okay um yas

(Source: steven-gerrard)

Reblogged from m4zlum with 209,428 notes

kchikurdi:

100-year old kurdish refugee from kobane waits for transportation in pîrsûs, northern kurdistan. (suruç, turkey)
if you ignore what happens to kobane, you support genocide. if you ignore what happens to the kurds, turkmen, assyrians, shia, alevis, alawites, you support ISIS.

kchikurdi:

100-year old kurdish refugee from kobane waits for transportation in pîrsûs, northern kurdistan. (suruç, turkey)

if you ignore what happens to kobane, you support genocide. if you ignore what happens to the kurds, turkmen, assyrians, shia, alevis, alawites, you support ISIS.

Reblogged from kchikurdi with 247 notes

ragemovement:

Kurdish families fighting together in Kobane against rapidly advancing IS forces. The city (a town bordering Turkey in Syria-Kurdistan) is predicted to fall within a few days mostly due to the mismatched weaponry between IS militants and YPG/YPJ forces. NATO air strikes, which are necessary to take out IS’s tanks, have suddenly stopped as the estimated 7,000 strong IS army approaches Kobane with armored vehicles. Kurdish fighters have, most unfortunately, have had to resort to suicide attacks in an effort to immobilize the armored vehicles.

This city is in incredible danger of falling. If it does thousands will not live, and many more will suffer.

(Images By Rojava Breaking News)

Reblogged from ragemovement with 181 notes

the-middle-eastern-feminist:

So THIS is happening. I am happy that the world is getting to know the YPJ peshmarga (those who face death) women. When I had a conversation with my dad about it, his feelings were that, basically we should be happy we are getting noticed at all because no one knows who the Kurds are and any publicity is good publicity; and that we are desperate for the world to know about us and about Kobane. So who cares if some rich women in Europe are wearing the YPJ attire. People are dying, don’t you know? we are facing a genocide!But the feminist in me is still deeply angry. THIS is cultural appropriation in the WORST way. The YPJ girls do not want to be wearing war apparel! They are wearing these clothes because they are in a state of war and facing abuse, rape, sexual slavery, trafficking, genocide and be-headings! The YPJ women should be known BECAUSE of their immense courage! their bravery! their great sacrifice! their fierceness and their resolve to stand for their right as women as well as to defend their people, their community and all others who face the wrath of ISIL! But this is the nature of deeply oppressed people. We are happy when our culture is appropriated, when our daughters and sisters and mothers are dying and the world is using the clothes that they fight and die and get beheaded in to save THEM, as fashion.

the-middle-eastern-feminist:

So THIS is happening. 

I am happy that the world is getting to know the YPJ peshmarga (those who face death) women. When I had a conversation with my dad about it, his feelings were that, basically we should be happy we are getting noticed at all because no one knows who the Kurds are and any publicity is good publicity; and that we are desperate for the world to know about us and about Kobane. So who cares if some rich women in Europe are wearing the YPJ attire. People are dying, don’t you know? we are facing a genocide!

But the feminist in me is still deeply angry. THIS is cultural appropriation in the WORST way. The YPJ girls do not want to be wearing war apparel! They are wearing these clothes because they are in a state of war and facing abuse, rape, sexual slavery, trafficking, genocide and be-headings! 

The YPJ women should be known BECAUSE of their immense courage! their bravery! their great sacrifice! their fierceness and their resolve to stand for their right as women as well as to defend their people, their community and all others who face the wrath of ISIL! 

But this is the nature of deeply oppressed people. We are happy when our culture is appropriated, when our daughters and sisters and mothers are dying and the world is using the clothes that they fight and die and get beheaded in to save THEM, as fashion.

kchikurdi:

indignantkurd:

Wow…look what was trending in Turkey:
1) If you’re a man go to kobanê2) Don’t touch ISIS3) Let them kill the Kurds4) We have got your back ISIS, kill the Kurds
(The above are translations of each of the highlighted trends. If it’s not obvious, 1) corresponds with the first one and so on…)

i love this

kchikurdi:

indignantkurd:

Wow…look what was trending in Turkey:

1) If you’re a man go to kobanê
2) Don’t touch ISIS
3) Let them kill the Kurds
4) We have got your back ISIS, kill the Kurds

(The above are translations of each of the highlighted trends. If it’s not obvious, 1) corresponds with the first one and so on…)

i love this

Reblogged from kchikurdi with 120 notes

(Source: brittlememories)

Reblogged from umutdaglarla with 44,253 notes

semperannoying:

Late last week, ISIS fighters attacked a Kurdish city in northern Syria, after seizing 21 nearby villages in a major assault. The attack on the city of Ayn al-Arab, known as Kobani in Kurdish, drove hundreds of thousands of residents to flee, most heading to the nearby border with Turkey. The Associated Press is reporting that more than 150,000 Syrian Kurds have entered Turkey since the border was opened to refugees on September 19, and the United Nations warns that number could soon climb as high as 400,000.

Reblogged from kchikurdi with 111 notes

kalpherzamansoldanatar:

'Çirkin Kral' Yılmaz Güney'in İmralı günleri…

Yılmaz Güney’in İmralı tutsaklığı, gün ışığına çıktı. Ölümüne değin Yılmaz Güney’in en yakınında olan Nihat Behram’ın çabaları sonucunda ünlü sinemacının set dışında ilk kez fotoğraflarının çekilmesine izin verdiği Ahmet Boga’nın deklanşöründen yansıyan fotoğraflar.

Everest Yayınları tarafından kitaplaştırılan bu fotoğraflarda Güney’in İmralı’daki yaşamı adeta kare kare okurların önüne geliyor. Fotoğraflara bakınca insan meşhur ‘Kelebek’ filmini anımsıyor.

Güney’in hayatını en güzel Can Yücel anlatır: O da herkes gibi geldi dünyaya /Kapkara bir üçgenden kapkara bir kare / Ne yazıldı üstüne o kazılacak / Kandan davalar, davadan kanlar / Mahpuslar azatlar azaplar / Voltalar votkalar simitvetsonlar / Curalar bakaralar aşklar / Çocuklar çocuklar halklar…

Asıl adı Yılmaz Pütün olan Güney, 1 Nisan 1937’de Adana’nın Yüreğir Ovası’nın Yenice Köyü’nde Vartolu Gûle ile Siverekli Hamo’nun çocuğu olarak dünyaya gelir. 13 yaşındayken Kemal ve And Film adına film bobinleri taşır, Adana’daki sinema salonlarına.

1957’de Ankara’ya gelir. Hukuk fakültesine yazılır. Adana’da lise yıllarında “Pazar Postası” ile başladığı öykü yazmayı burada da devam ettirir. “Yeni Ufuklar” ve “On Üç” gibi dergilere yazar, o dönemin edebiyatçılarıyla birlikte olur.

1958’de sinemanın içine girer. 1959 yılında senaryosunu Yaşar Kemal ile birlikte yazdığı “Bu Vatanın Çocukları” adlı filmde Atıf Yılmaz’ın yardımcılığını yapar ve küçük bir de rol alır. Bu onun ilk filmidir. Aynı yıl Yaşar Kemal ile “Alageyik”i yazar ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği bu filmde ilk kez başrol oynar.

Pütün soyadını terk eder “Güney” adını alır. Güney adını almasının nedeni “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi” adlı öyküsünde “Ben kendimden utandım, insanlar ayrıntısız olmalıymış… Bunu orospu dediğim karım söyledi” cümlesinden dolayı komünizm propagandasıyla yargılanıyor olmasıdır. Bu yargılama 1.5 yıllık mahkûmiyet ile sonuçlanır.

Mahkûmiyetinin bir bölümünü sürgünde “Konya Günleri” olarak geçirir. Güney, sürgün dönüşü birçok filmde rol alır. Filmlerinin gösterildiği Anadolu’daki sinema salonları dolup taşar. Artık o, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Ediz Hun gibi oyuncular arasında “Çirkin Kral” olarak tanınır.

Yılmaz Güney’in ‘Çirkin Kral’ lakabını ise bir gazeteci taktı. Tarık Dursun K. Milliyet gazetesinde, Yılmaz Güney ile yaptığı söyleşinin başlığını ‘Çirkin Kral’ olarak attı. Ve o günden sonra bu lakapla anılmaya başlandı.

Güney, “Hudutların Kanunu”, “Seyyit Han”, “Aç Kurtlar”, “Kızılırmak- Karakoyun” gibi filmlerde hem oynar ve hem de yönetmenlik yapar. 1970’lerin başıyla birlikte “toplumsal gerçekçilik” akımı Güney’in sinemasına yansır. 1970 yılında “Umut” filmini çeker.

Güney, 1971’de “Acı”, “Ağıt”, “Vurguncular”, “Umutsuzlar” gibi filmleri çeker ve oynar. Yine 1971’de Nevşehir Cezaevi’ndeyken yazdığı “Boynu Bükük Öldüler” romanı yayınlanır ve ertesi yıl “Orhan Kemal Roman” ödülünü alır.

1972’de Mahir Çayan ve arkadaşlarına “yardım ve yataklık” yaptığı gerekçesiyle askeri cezaevine girer. Güney Dergisi’ni bu yıllarda cezaevinde çıkarır. İki yıl sonra tahliye olur ve “Arkadaş”ı çeker. Film iki eski arkadaşın, özellikle de Azem’in gözünden yozlaşan toplumsal ilişkileri anlatır.

1974’te “Endişe”nin çekimleri sırasında Yumurtalık hâkimini öldürdüğü gerekçesiyle bir daha yargılanır. Bu kez 19 yıla mahkûm olur. 1978’de yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı “Sürü” filminin senaryosunu cezaevinde yazar.

1981’de yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı “Yol”u da cezaevinde yazar. Film İmralı cezaevinden izne giden ayrı arı sorunları, beklentileri, hayalleri, umutları olan beş mahkûmun öyküsünü anlatır.

Yol filmi, 1982’de Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp/Missing” filmiyle ortak olarak büyük ödülü, Altın Palmiye’yi alır. Yol filminin aldığı bu ödül Türkiye sineması tarihinde yurtdışında alınan en büyük ödüldü.

Son filmi “Duvar”ı 1983’te Paris’te sürgünde çeker. Film, 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte hapishaneye dönen Türkiye’yi, çocuk mahkûmların gözüyle anlatır. 9 Eylül 1984’te Yılmaz Güney Paris’te sürgünde yaşamını yitirir.

Türk sinemasının “Çirkin Kral”ı Yılmaz Güney, yaşasaydı bugün tam 73 yaşına basacaktı. 47 gibi genç bir yaşta hayatını kaybetmesine rağmen, filmleri, asi kişiliği ve siyasi görüşleriyle, ardında dopdolu ve unutulmaz bir yaşam öyküsü bıraktı.

104 filmde başrol oynadı. 24 filmi kendi yönetti. 50 filmin senaryosunu yazdı, 6 filmin senaryosuna yardım etti. Tüm bunları topladığımız zaman Yılmaz Güney’in emeği geçtiği 111 film var. Güney, Türk sinemasına 1958-1983 yılları arasında, yani çeyrek yüzyıl boyunca, katkıda bulundu.

Babil’le Oscar’a aday olan Meksikalı yönetmen Inarritu sinemacı olmaya, Yol filmini izledikten sonra karar verdiğini söyler. Dünyaca ünlü yönetmen Elia Kazan da, Umut filmini izledikten sonra Güney’in sinemasına hayran kalır. Fransa’da tanışmadan önce, Güney’in affedilmesi için yazılar kaleme alır.

Dostoyevski’nin yazdıklarını Türk sinemasına ilk uyarlayanlardan biridir Güney. Senaryosunu yazdığı, oynadığı, Ferit Ceylan’ın yönettiği Her Gün Ölmektense, Suç ve Ceza romanının serbest uyarlamasıdır. Ama film kayıptır.

1972’de, Yılmaz Güney’in Türkiye’de çıkacak genel aftan yararlanması için 13 ülkeden 170 sinemacının katıldığı bir imza kampanyası başlatıldı. Kampanyaya katılanlar arasında Sartre, Jean-Luc Godard, Peter Brook, Elizabeth Taylor, Tony Richardson gibi isimler vardı.

Baba filmi Güney’in en çok ilgi çeken filmlerindendi. Çocuklarının geleceği uğruna hayatını mahveden Cemal’in hikayesini anlatatır. Filmdeki rolüyle Güney, Adana Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı, fakat jüri kararı değiştirerek ödülü Cüneyt Arkın’a verdi. O da ödülü reddetti.

12 Eylül askeri darbesinden sonra Güney’in Türkiye’deki bütün filmleri toplatıldı. Sonraki süreçte 111 filminden, rol aldığı 24’ünün izine hiçbir zaman rastlanamadı. Bildiğimiz Yılmaz Güney filmleri de vakti zamanında yurtdışına çıkarıldığı için kurtarıldı.

Bu kadar çok filmde oynayan, film yöneten Yılmaz Güney’in bir de edebiyatçı şapkası var. Bu hareketli yaşama, cezaevi yaşamına bir de kendi oğlu için tasarladığı Oğluma Masallar adlı bir çocuk kitabı sığdırmayı bilmiştir.

Türk sinemasının kırılma noktalarından biri kabul edilen Umut filminin baş karakteri. Yönetmen Erden Kıral kendi kuşağını kastederek, “Hepimiz Cabbar’ın o faytonunun merdivenlerinden indik sinemaya,” der.

Yılmaz Güney’in ağzından düşürmediği sözleri de meşhurdur: “Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir. Hayatı sınırlayan hapishane odur ki, ilk fırsatta yıkılmalıdır. Dünyayı daha iyi kavrayabilmek için.”

"Ben kimsenin canını yakmadım; onlar benim ateş olduğumu bile bile geldiler… Biz, önceden küçük şeylerle mutlu olan insanlardık. Sonra aklımıza sevda diye bir şey soktular, toparlanamadık…"

"Geride kalan tek şey yüreğim… Sahip bile çıkamıyorum artık ona! Baksana almış başını gitmiş sana… Hayatın iyi, uslu bir seyircisi olmaktansa hayatın içinde başarısız bir adam olmak bin kere daha iyidir. İyi bir boks seyircisi olmaktansa, kötü bir boksör olmayı göze almak daha iyidir…"

"Her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. Yarın bizim çünkü. Biz öleceğiz ama çocuklarımız bırakacağımız mirası taşıyacaklar yüreklerinde. Ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak…"

"Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim; yağmur yağsın bulut yok olsun diye… Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim; güneş açsın karlar erisin diye… Ve dostluğu ve sevgiyi, yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim; onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye…"

HAZIRLAYAN: BAHADIR ÖZGÜR - Radikal

Reblogged from neredeysengel with 92 notes

”Beraber bilye koleksiyonu yapalım mı?”

ozgena:

"seni aldım bu sunturlu yere getirdim,sayısız penceren vardı bir bir kapattım,bana dönesin diye bir bir kapattım" 

diyor Turgut Uyar. Hayatta en çok kıskandığım kadının kocası…Yaşasaydı 87 yaşında olacaktı. Onun yaşamasını çok isterdim. Hoş, belki tanısam sevmezdim ya. Yine de onunla bir masada oturup ona şu an içimdeki sızıdan bahsetmek isterdim…

Her geçen gün içimdeki oyuğun ne kadar derinleştiğini, kalbimdeki bu sızının yavaş yavaş arttığını, ince bir hastalık gibi ince bir yolda yürür gibi, bir türküyü yavaş yavaş söyler gibi aşık olduğumdan bahsetmek isterdim. 

Sonra aniden sorardım;

-”Siz de Tomris’i böyle mi sevdiniz?”

Bana sen ne anlarsın küstah ufaklık demeyeceğinden emin olduğum için anlatmaya başlardım, bugünün ne kadar kötü geçtiğini..ve bundan önceki günlerinde…

Çoktandır her günün kötü geçtiğinden bahsederdim. Onun şiirini çalar, boktan bir yaz geçirdik bir sürü çocuğu vurdular derdim…

Bir sürü çocuğu tam kafalarından vurdular. Bir an bile düşünmeden, zalimce. Tabutunu tek elimle kaldırabileceğim bir ana kuzusunu yuhladı bir meydan dolusu insan derdim.

”Beraber bilye koleksiyonu yapalım mı?”

Rakıyı fazla kaçırırdım. Dilim peltekleşirdi. Ben iyiyim derdim, dünya kötü. Savaşın ortasında anne olmanın ağırlığını taşıyan kadınların fotoğraflarına baktığım an zamanın durduğunu söylerdim, bir de içimden koşar adım anneme sarılma isteğimin geldiğini…

Bir ülkenin başka bir ülkeyi, bir insanın başka bir insanı, bir kalbin başka bir kalbi nasıl hoyratça bombaladığını anlatırdım. Ve küçücük çocukların yataklarında değil mezarlarında uyuduklarını…

Önümdeki peynire dadanırdım sonra… Kulağımda Zeki Müren şarkıları… Ah be paşam siz de biraz daha yaşasaydınız olmaz mıydı? Ne vardı bu kadar çabuk göç edecek. Hem o aşklar nerede öldü biliyor musunuz sizlerin öldüğü gün, Sabahattin Ali’nin vurulduğu gün…

İnsanlığın dağıldığı gündür, Uğur Mumcu’nun arabasının patladıldığı gün… Hem bize de yazık değil mi, bir ömür iyi insanların yasını tutacağız?

Neyse ki gülmek bana pek yakışmıyor. O yüzden dünyanın tüm acılarına aynı anda üzülebilirim. Omuzlarım da geniştir benim yükünüzü atın sırtınızdan…

Çocukken taşındığımızın evlerin duvarlarını yanımıza alamadığımıza ağlardım. Şimdi o duvarların altında kalanlara ağlıyorum. Değişen tek şey kurduğum dünyanın asıl dünya yanında ne kadar masum kaldığı gerçeği. İnsanlar çok vahşi, bir hayli huysuz ve hırslı… ”Günaydın” dediklerin sabahını huzursuz etmenin derdinde… Ve hepsi öyle güvenli ki kendine… Öyle iyi biliyorlar ki dünyayı dar etmesini başkalarına… Hem ben nereye kaçayım almadan yanıma duvarlarımı…

Bak şimdi şarkıyı Müzeyyen abla söylemeye başladı… ”Evlerinin önü mersin..Ah sular içmem gadınım tersin tersin..Mevlâm seni bana versin”

Mevlam seni bana versin…

Çocukken kendimden kaçar başkalarına saklanırdım. Artık başkalarından kaçıp kendime saklanıyorum. Büyümek böyle bir şey demek. Artık benim bile durup düşünmeye zamanım yok ince şeyleri.. Nasıl kızayım etrafımdakilere?

Ama biliyor musun, sizin şiirleriniz sayesinde anlıyorum aşkın yenilmemesi gereken bir şey olduğuna. Koşulsuz ve şartsız teslim olmam gerektiğine… Ama mesai saatleri içinde değil, aldığım parayı hak etmem gerektiği için tüm enerjimle dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu insanlara haber vermem lazım…

Oysa biz de bilirdik camdan bir kavanozda yaşamayı, ellerinde demir çubuklarla girmeselerdi bahçelerimize…

Hem nereden çıktı ki karşıma, ben alışmıştım böyle robot gibi yaşamaya… Şimdi bu vicdan azabı gibi beni uyutmayan duyguya bulaşmanın ne anlamı var ki? Hem ben elime yüzüme bulaştırırım, uzak dursun benden Allah aşkına!

Geçen gece yanlışlıkla bardağı kırdım. Her tarafa dağıldılar..Oturup ağladım. Kırdığım ve kırılan her şeye…Artık hiçbir şeyi toparlayamayacak kadar yorgun olduğuma… Birileri ölürken onları HD görüntüyle izlediğime…

İnsan çok ağlayınca içindeki irin gidiyor bir süre. Rahatladım sanıyor, tüm pisliklerin temizlediğine inanıyor. 

Bahçelerimize girmeyin efendiler. Toplarımızı kesmeyin. Bize dokunmayın. Çitle çevirdiğiniz ve sahip olduğunuz mülklerinizden daha fazlasını istemeyiniz. Rica ediyorum bizi öldürmeyin! 

Turgut Uyar yaşasaydı ve ben karşısında böyle saçmalasaydım beni anlardı. Yahut onu tanısam gerçekten sevmezdim, kimbilir.

Ama şimdi onun şiirleri bana asla yaşayamacağım şeyleri hatırlatıyor. Hayatta temiz kalan bir kuytu varsa oraya kaçmalıyım. Her şeye ve herkese uzaktan bakmalıyım. 

Beni seviyorsanız lütfen biraz geri durun…

İlginiz, sevginiz ve nasılsınız sorularınız beni hasta ediyor. Çünkü ben ve yalnızlığım o kadar güzeliz ki, uzaktan izlemeyi başarabilseniz bize hayran kalırsınız…

İçime ince bir hastalık gibi dolan, yavaş yavaş derinleşen bu duyguyu tanıyorum yıllar öncesinden. Ve bu duygunun şu dünyada bir yeri olmadığını bildiğimden elimi bir neşter gibi kullanıp içimden almak istiyorum. Çünkü yeri yok, çünkü Sabahattin Ali’yi vurdukları gün öldü Raif efendi.. Çünkü Müzeyyen Senar şarkı söylemediğinden beri mevlam onu bana vermiyor…

Çünkü yok yere çocukların öldüğü, insanların katledildiği, toprakların kanla yıkandığı bir dünyada seni içimde çok yaşatmazlar…

Hem ben onu uzun ince bir yolda yürürken görmedim hiç…Henüz aşık olmuşum sayılmaz değil mi usta?

Uzanır öperim apoletsiz sevdiğin omuzlarından…

Reblogged from ozgena with 44 notes

😎

😎

iclice:

hiçbir bulut bana ağlamıyormuş meğer

(Source: we-love-rain)

Reblogged from iclice with 20,309 notes